Aktif KonularAktif Konular  Forum Üyelerini GösterÜye Listesi  TakvimTakvim  Forumu AraArama  YardımYardım
  Kayıt OlKayıt Ol  GirişGiriş
Uzaklardan Mektuplar (Kilitli Forum Kilitli Forum)
 GÖRELE SES FORUM // GİRESUN - GÖRELE | GÖRELE | Uzaklardan Mektuplar
Mesaj icon Konu: Tina KILIÇARSLAN - Kıyı Kıyı Karadeniz Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Yazar Mesaj
sabri
Yönetici
Yönetici
Simge

Kayıt Tarihi: 24-Aralık-2007
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 3
Alıntı sabri Cevaplabullet Konu: Tina KILIÇARSLAN - Kıyı Kıyı Karadeniz
    Gönderim Zamanı: 19-Mayıs-2008 Saat 18:41

Köyden yola çıkıp Istanbul'a vardığımızda, yeniden şehir hayatının güçlükleriyle karşılaşıyoruz. Saat sabahın beşi olmasına rağmen otobüs terminalinde servis veya taksi bulmak için yarım saat kadar bekliyoruz. Evin kapısından içeri girer girmezse tek isteğimiz şöyle güzel bir 42 nolu Tirebolu çayı demleyip, kahvaltı keyfi yapabilmek. Ancak, daha ilk yudumda hayalkırıklığı yaşıyoruz. Bu çay, hiç köyde demlediğimize benzemiyor!.. Çayın tadını verenin yaprağı kadar, suyunun da olduğuna hayıflanıyoruz.

O andan itibaren yeniden Karadeniz'e gitmeyi planlamaya başlıyoruz. İstanbul'da tanıdığım herkes bana Karadeniz'in yazın çok güzel olduğunu söylüyor. Tek uyarıları, yağmur... Yağışlar başladığında çok uzun sürer diyorlar. Bense bunların hiçbirini önemsemiyorum. Kışın karda yapacak onca iş varsa, elbette yazın yağmur yağınca da yapacak iş bulunur, diyorum. Hiç değilse, mis gibi yağmur kokusunu içimize çeke çeke okur, yazarız diye de gizli gizli seviniyorum.

Nihayet sıcaklar bastırdı ve bizde İstanbul'dan yola çıkacağımız güne erdik. Bu kez yolculuğumuzu uzatacağız. Karadeniz'i kıyı kıyı boydan boya gezip, göreceğiz. Heyecanlıyım, hem de bu kez ilkinden çok daha fazla.

İstanbul'dan sonraki ilk durağımız Akçakoca olacak. Bu benim için büyük bir yenilik. Tahsin'in, Mehmet Ali dedesi Akçakoca'da öğretmenlik yapmış. Ve orada M.Ali dedenin kardeşinin ailesi var. Onları ziyaret etmeyi düşünüyoruz. Birbirimizi ilk kez göreceğiz ama insan 'dede' deyip geçmemeli. Önünde sonunda bizleri buluşturan atalarımız, topraklar ve de doğup büyüdüğümüz yerler değil mi?

İstanbul'un dışına çıktıkça temiz havayı ciğerlerimize çekmeye doyamıyoruz. Şehrin boğucu sıcağından sonra hafif serin esinti ve güneşin altında salınan başaklar, yeşilin tonları giderek ruh halimize yansıyıp, neşemizi yerine getiriyor.
Öğle sularında Akçakoca'ya varıyoruz. Akçakoca Beyi heykelinin yakınında park edip, kilimli sedirleriyle, deniz manzarasıyla bizi çağıran kafeteryaya giriyoruz. Sedirlere oturur oturmaz çay ikram eden garsona, yörenin yemeği olan mancarlı (bizdeki pancar zannedip) gözlemeden ısmarlıyoruz. Neden sonra 'mancarın' karalahana değilde Akçakocada pazı olduğunu anlayınca gülmeye başlıyoruz. Denize nazır sedir ve çaya diyecek yok belki ama gözleme daha iyi olabilirdi, diyoruz. Mancar tercihimizden dolayı hiçde pişman değiliz. Gezip gördüğümüz yerlerde yöresel lezzetleri tatmayı özellikle önemsiyoruz. Böylelikle oraları daha yakından tanımaya çalışıyoruz.

Günü daha iyi değerlendirebilmek için önce, Kılıçarslanlar'ı aramaya koyuluyoruz. Elimizde açık adres yok. Telefonlardan da bir türlü ulaşamayıp, güneş de tepemizde yumurta pişirmeye başlayınca, pesedip kendimizi Akçakoca Plajına atıveriyoruz.




Şansımıza deniz bugün çarşaf gibi. Çoluk çocuk suda oynuyor, hepsi balık gibi yüzüyor. Anneleri İstanbul'daki gibi, çocuklarının başını beklemiyor. Belli ki burada insanlar denize girmeye alışkın. Çocukların özgürlüğü hoşumuza gidiyor. Tahsin, köyaltında geçirdiği çocukluğundan kalma anılarını paylaşıyor benimle. Özeniyorum ama sabrediyorum işte! Serin sulara daldıkça yeniden neşemiz yerine geliyor. Tahsin, yüzerken, birden bire bana dönüp, bir tepeyi işaret ediyor. Bizimkiler orada olmalı, diyor. Bulunduğumuz yerden bakınca o tepe civardaki en yüksek noktaydı. Tahsin akrabalarını orada aramayı kafasına koydu.

Yeniden yola çıkıp rampayı kıvrıla kıvrıla tırmanıyoruz. . Balkonunda çay içen tonton bir amcaya, buralarda Kılıçarslan soyadında birileri oturuyor mu diye soruyoruz. O da yerinden kalkıp, bize, ''Bu yolu hiç sapmadan takip edin, camiye geleceksiniz. Camiden sonraki bir...iki...üç!''' diyor. Tam da dediği gibi, üçüncü evde aradığımız akrabalarımızı buluyoruz. ''Nerede bir tepe, tepede fındık ağacı ve önünde deniz varsa, orada mutlaka bir Kılıçarslan da vardır!'' diye takılıyorum Tahsin'e.

Bizi ilk kez gören akrabalarımız bu sürpriz ziyareti neşeyle karşılıyorlar. Özenle içeriye buyur ediliyoruz. Geldiğimizi duyan ve aynı mahallede yaşayan ailenin halası ve evli kızı da az sonra aramıza katılıyor. Tatlı bir muhabbet başlıyor. Herkes kendi hikayesini anlatmanın heyecanıyla konuşuyor, resimler gösteriliyor, tanıdıkları akrabaların hal hatırını soruyor. Bu arada anne ile halanın Lazca konuştuklarını farkediyoruz. Tahsin buna çok şaşırınca, anne de ona Mehmet Ali Dedenin kardeşi Recep'in hikayesini anlatıyor.
Birinci Dünya Harbinde Yunanlılara esir düşüp, kişisel çabalarıyla kaçmayı başarmış olan Büyük Amca Recep, Akçakoca'ya yerleşmiş ve bir Laz kızı almış.



Bu vesileyle, yemyeşil bahçeler içine kondurulmuş, çiçekler arasında müstakil evlerden oluşan, eski yerleşik yapısını doğasıyla birlikte koruyan bu mahallenin, aynı zamanda bir Laz mahallesi olduğunu da öğreniyoruz.
Aile soyağacını konuşurken, baktığımız resimlerden birinde şaşırtıcı derecede Tahsin'e benzeyen bir bey görüyorum. Anneye bakıp, ''Bu kim?'' diyorum, o da ''Kocam'' derken gözlerinin buğulandığını ve ikimizinde farkettiği bu benzerliği, Tahsin uzun ömürlü olsun diye dile getirmediğini anlıyorum. Hayatımda ilk kez gördüğüm bu kadının hüznünü derinden paylaşıyor, kocasına duyduğu özlemi hissedebiliyor ve susuyorum. Ondan sonra da bize ne Türkçe ne de Lazca gerekmiyor, bakışlarımız anlaşıyor...

Burada fındık bahçelerini İsmailbeyli köyündeki kadar rahat gezemiyorum gerçi ama yine de bizim köydeki mazının bir eşini görünce çocuklar gibi seviniyorum. İki ayrı kentte birbirinin eşi adetlerin ve yaşam tarzının varlığını korumuş olmasına saygı duymamak elde değil.

Üstümüzü değişip, akşam çayımızı Akçakoca Kalesinde içmeye çıkıyoruz. Burası küçük bir kale. Ama tıpkı Giresun Kalesi gibi halka açık piknik alanı olarak da kullanılıyor. Giresun Kalesi'nden bir farkı da hemen yanında halk plajının bulunuyor olması. Halk buradan denize girip, akşam saatlerinde de mangal yakarak sıcak yaz akşamlarını değerlendirebiliyor.

Oturduğumuz masanın hemen arkasında etrafı demirle çevrili oldukça derin bir dilek kuyusu vardı, hepimiz cebimizdeki bozuk paraları fırlatıp dilek tuttuk. Geceyi ise kuzenlerle birlikte Akçakoca'nın denize nazır kordonboyunda sohbet ederek bitirdik. Gündüz sularında serinlediğimiz deniz, gecenin ıssızlığını dalgalarla ve yakamozlarla paylaşıyordu. Oturduğumuz yerdense denize salınan mumlar gözümüzü alırken, gitar sesleri eşliğinde şarkılar söyleyen insanların sesi duyuluyordu. Kıyıdan usul usul enginlere doğru açılan mumlardan kaçının sönmeden gideceğini izlemekse bambaşka bir keyifti.

Burada herkes bize öyle sıcak, öyle yakın davrandıkça bizim içimizden de turumuzun ilk gününde konakladığımız Akçakoca'da daha fazla kalmak geliyor ama Karadeniz tutkusu bu, hiç söz dinler mi?

Ertesi sabah izin isteyerek ve bir daha mutlaka görüşeceğimizden en ufak bir şüphemiz olmadan, Bartına doğru yola koyuluyoruz. Orada da Kılıçarslanlar varmış!...

Tina Kılıçarslan

IP
Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

Forum Atla
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
Kapalı Forumda Cevapları Silme
Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
Kapalı Forumda Anket Açma
Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums version 8.06
Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide